Shakes Pir

0
319

3 büyük şirkete, muhtemelen hala faizle artan, 5 yıl öncesine dayanan, insanlık için küçük ama kendim için hayvan gibi büyüklükte borçlarım var. Az önce ‘Borcu Olanlar Dikkat’ diye göz gezdirdiğim bi habere göre bugün, sicil temizle bahanesiyle borcu olanların ellerinde avuçlarında ne varsa sökülmesinin son günüymüş. O meblağı hayallerimden başka bir oluşuma adamayı kendime edilmiş en büyük ihanet varsayıyorum. Bu zamana kadar ödememe sebebim maddi refaha ulaşamamamdan çok, şirket konseptine olan gıcığımın ufak anarşik eylemlere başvurması. Çünkü; her insan gibi bende zengin olduğumla ilgili hayaller kurduğumda hiç bi zaman önceliğim koştura koştura gidip banka sırası alarak, borçlarımı ödemek olmuyor. Hatta aklıma dahi gelmiyor. Bu borçların ödenmeme sebebi parasızlık olsa idi, en azından hayallerimde öder, anlık iç huzurlara kapılırdım. Huzursuz değilim ki! Parayla para satılan ‘Neoliberal’ ekonomimizin gelişmesi için devlet erkanlarınca el verilen şirketlere, dişlerinin kovuğundaki susam tanesini dahi alamayacak olan borcumu ödeyememekten, zerre huzursuz değilim. Zaten onların da peşime düşmelerinin sebebi parama muhtaç olduklarından değil, aramızdan birisinin bile borcunu ödememesi, diğerlerini de cesaretlendirir korkusu güttükleri için. Yani o şirkete tek borcu olan ben olsam ‘Amaaaaan ellemeyin garibi bizden olsun’ diyecekler belki. Borcumun peşine düşmelerinin sebebi tamamiyle sizin de borcunuz olması. Gidin borcunuzu ödeyin kardeşim. Sizin yüzünüzden mahkemelere çıkmak zorunda değilim! Ya da ödemiyorsak bari toplu bi isyan olsun, böyle tek tek avlamasınlar bizi. Sonuçta devlet de, şirketler de şunun farkında, bu düzensiz gelir dağılımının ve borç koçanlarının en önemli nedeni, bizlerden önceki yönetici güruhun kağıt üzerinde yaptığı bir kaç matematiksel ‘Nash Teorisi’ ile öz benliklerini ihya etmesi ve ülke ekonomisini dış pazara satması. Kan davası gibi! Hep bi önceki neslin yediği nanelere, sonraki neslin limon sıkması bekleniyor. Sanırım ‘gelişmek’ diye adlandırılan bu sadomazoistik sistemde hiç bir zaman huzur ve mutluluk yok. Bu iki amaç dışında yaşam enerjisi üretemeyen insanlık bunca yıl nasıl var olabildi? Bu durum ister istemez aradığımız şeyin huzur ve mutluluk olmadığını düşündürüyor. Neyi aradığımız konusunda felsefe yapmak başka bir konunun başlığı ama bize neyin güç verdiği hakkında konuşabiliriz. Çünkü ölümü beklemek adına kurduğumuz sosyal yaşam düzeni, bir an evvel göçüp gitmemizi bekleyen mirasyedi aile fertleri gibi. Ölümün bu denli kutsandığı bi toplulukta başka ne olabilirdi ki zaten? Yerim doldurulamayacak olsaydı, huzurlu ve mutlu olabilmem için tüm insanlık elele verirdi. Herkes vazgeçilemeyen kişi olmak istiyor. Onun için okuyup, onun için aşık oluyor. Öyle ya, vazgeçebildiğin bişeyi ne kadar sevebilirsin? Bütün bu sosyal statü ve sınıf ayrımının temeli kendini diğerlerinden farklı ve özel hissetme arzusu değil mi? Ama bütün kişisel gelişim seminerlerinde ve kitaplarında özel olduğumuzu hissettirme alt metini yatar değil mi? Başka nasıl katlanabilirdik ki ”… zamanın kırbacına? Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine. Sevgisinin kepaze edilmesine. Kanunların bu kadar yavaş, yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine. Kötülere kul olmasına iyi insanın. Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? Kim ister bütün bunlara katlanmak. Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek…”

Borcunu ödemek ya da ödememek, işte bütün mesele bu!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here