’91in sıcak bir haziran günü Düzce’de dünyaya teşrif ettim. ’99 depreminde umut yıkıntılarının üzerine 81 trafik kodu ve il statüsü kazanmamıza rağmen ait hissedemedim kendimi yeşil kente. Bir yatsı vakti sobanın yanına sinmiş ablamla Keloğlan okurken depremin gücüne ikinci defa şahit oldum. O günden sonra ölümü hiç unutmadım.
Adım hiç tanışamadığımız amcamdan miras kalmış. Çocukluğumda onun sorumluluğunu taşımamak için kısa bir süre değiştirmiştim; Ömer olarak. Sonrasında bir hastanede öğrendim kimlikte yazdığı gibi hitap edilmem gerektiğini.

Bülent Ecevit ve Tansu Çiller dönemini zor da olsa gördüğümü hatırlarım. Siyaseti ve fanatikliği sevmem. Tuttuğum takımın maçına hiç gitmedim. Sağlık karnemi ve bir radyo programından kazandığım iki katlı kırmızı otobüsümü hala saklarım. Ne mutlu bana ki çocukluğumu özlemiyorum.

Lise yıllarım prefabrik bir okulda ve başıboş geçtiği için bahsetmek istemiyorum.
2010’dan beri Saraybosna’dayım. Ticaretten başkabir misyonu olmayan bir üniversitede Edebiyat öğrencisiyim.İsyanı ve gözleri ela renkli bir kız sayesinde özlemeyi burada öğrendim.

Başarısız bir aşk hikayesi ve süslü kelimelerin cazibesi ile şiire bağlandım, hayata kırıldım. Bir yarasa “sen yaz! belki şiir olur gecelerimiz” dediği için, karaladığım üç beş satıra şiir deme haddini gösterim.

ölüm bizim en büyük hediyemizdir!