Kendimden bahis açılan her konu da, dilimden farklı cümleler dökülmüştür hep. Sebebi kendimi hala tanıyamadığımdır belki de. İnkâr etmem. Hem insanın kendini tanıma çabası ömürlük bir arayış gibi gelmiştir bana. Belki de bu yüzden ayaktayım.

Ayın on dördünde doğdum. Onlarca farklı şehirde yaşayıp, onlarca farklı karaktere büründüm. Siz muhtemelen Soprano’yu tanıyacaksınız. Diğerlerine nazaran onu daha çok sevdiğim doğrudur. Mutlu sonla biten masalların en çok giriş kısımlarını seven biri olarak, hayatın gerçek yüzüyle henüz yeni tanıştığımı ifade edebilirim.

Neden yazıyorum?
Çok sordum bu soruyu kendime. Bazen yazmayı sevdim, bazen yazdıklarımı. Bazen de yazamadıklarımı. Netice olarak “yazmak” ile ilgili her şeyi sevdiğimi fark ettim. Benim kopamayacağım bir kulvardı bu. Terapiydi, anesteziydi.

Yaşamı sevmek başka, yaşamayı sevmek bir başka. Ben hayatta olmayı seviyorum. Diğer durumlardan belki bir gün bahsederiz. Ben de bu esnada gece ile olan münasebetime son verip, barış görüşmelerine başlamalıyım. Belki de kalem denen biyoduygusal silahla ağız-burun kavga ederim.